“The Babadook” (2014) | Geçmişin Hayaletleri

banner en son hal

Korku, insanın en ilkel duygularından biridir. Korku filmi veya gerilim filmi olarak etiketlenen filmler ise, hedeflerine tıpkı cinsellik gibi oldukça ilkel ve evrensel bir hassasiyeti aldıkları için sinemanın en aşağı türünün örnekleri olmakla itham edilirler. Ne var ki korku-gerilim sinemasının ilkel duygulara yönelen bu tutumu, bu çatı altında ortaya konan yapıtlara aynı zamanda birer toplumsal ve psikolojik tahlil niteliği de kazandırıyor. Okumaya devam et

Reklamlar
sinema içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kaygılanmayı Bırakıp Klasik Müzik Dinleyen Katil’i Sevmeyi Nasıl Öğrendim

zsddzc

Hollywood’un klasik müzik dinleyen katili, sadece klasik müzik dinleyen bir katil değildir. Amerikancılık nam olup iki buçuk yüzyıllık bir geçmişi olan zenofobik ideolojinin ürettiği sayısız basmakalıp ekran yüzünden de biridir o.

Tüm bu çılgınlığın sıfır noktasına inmek için siyaset tarihi asansörüne binip sekizinci yüzyılın ortalarında inmek gerek ama ben edebiyat tarihi asansörüne binip üçüncü kuşak Amerikancılardan Ralph Waldo Emerson‘ın katında ineceğim. Tarih, 31 ağustos 1837. Yer, Amerika Birleşik Devletleri ile yaşıt olan Phi Beta Kappa Cemaati‘nin Cambridge, Massachusetts’teki mekanı. Aralarında dönemin ABD başkanı Martin van Buren’in de bulunduğu her alandan sanatçı ve biliminsanından teşekkül bir grup dinleyicinin önünde konuşma yapmak için söz hakkı alan Emerson, şöyle diyor: «Avrupa’nın saygın esin perisini yeterince dinledik. Amerika’nın özgür insanının ruhu şimdiden tutuk, taklitçi ve yavan bir hal almış durumda. Bundan böyle kendi ayaklarımızla yürüyecek, kendi ellerimizle çalışacak, kendi aklımızın dilinden konuşacağız.» Okumaya devam et

deneme içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

“Ida” (2013) | Ida’lar Dünyası


«Boynuz kulağı geçer»
dedikten sonra «Yaz bunu, güzel laf» diyen atamızın adına ya da sanına dair herhangi bir malumumuz yok; lakin şu da bir gerçek ki, laf hakikaten güzel bir laf ve bilhassa bir sanat alanı olarak sinemanın sanatlar arasındaki yerini nitelemede bir hayli işe yarıyor. Mimari, resim, heykel, şiir, dans ve müzik… Hepsi de yüzlerce, hatta binlerce yıllık mazisi olan sanatlar. Ama sinema öyle mi? Mevcut olan en eski film olan ve yalnızca 2 saniye sürmesi nedeniyle hiç kimsenin «Çok sıkıcı» diyerek yarısında çıkmaya cüret edemeyeceği 1888 tarihli Roundhay Garden Sceneden bu yana yalnızca 127 sene geçti. Türk sinemasının yüzüncü yılını ise yalnızca dört ay önce, 14 Kasım 2014’te kutladık. Yani evet, bu genç haliyle sinema, birer kulak olan diğer sanatların arasında çok sonraları çıkmış bir boynuz olarak görünüyor. Okumaya devam et

edebiyat, müzik, sinema içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

“Birdman” (2014) | Ses ve Öfke Dolu bir Hayat


Dış cephesinde «The true administration of justice is the firmest pillar of good government» yazan adalet binasının iç cephesinin kubbe çepherinde yazan “Roman” ve “Byzantine” kelimelerini gösteren kamera, aşağı yönde bir tilt hareketi yaparak binanın birinci katının iç balkonunda elini cebine koyarak yürüyen bir adamı kadrajına alıyor. Beyaz kurdelalı bir fötr şapka takan bu adamı asansör kapısı açılana dek hareket etmeksizin takip eden kamera, asansör kapısının açılmasıyla bu adamı bırakıp bu sefer asansörden inen kemik çerçeveli ve gergin görünümlü bir adamı takip etmeye başlıyor. Gergin adam, terli dudaklarını sağ işaret parmağının dışıyla kurulayarak bir telefon kulübesinin önünden geçiyor ve bu kulübeden gayet neşeli bir halde ayrılan temiz yüzlü adam, kameranın bir sonraki başkişisi oluveriyor. Koridor boyunca bu adamın bir kapı önünde bekleyen bir gruba doğru yaptığı seyri takip eden kamera, kavuşma anından itibaren sol yönde bir pan yaparak evvela malum grubu sessiz olmaları yönünde uyaran bir mübaşiri, ardındansa sağ kanadında “228” yazan bir kapıyı gösterir halde sabitleniyor. Okumaya devam et

edebiyat, sinema içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Whiplash” (2014) | Self-Made or Never Made

Bir filmi, kitabı, albümü nefret etmek için izlemek, okumak, dinlemek daha önce hiç denemediğim bir eylemdi lakin, Whiplash‘in şansına ve bir defaya mahsus olmasını düşünerek, La Morale Anarchiste nam eserinde «Yalnızca nefret etmeyi bilenler sevmeyi bilir» diyen Pyotr Kropotkin‘den aldığım yetkiye dayanarak filmi nefret etmek için izlemeye başladım ama gelin görün ki, filmi izleyişimin üzerinden handiyse bir gün geçmiş olmasına rağmen ben hâlâ «Play that fucking Caravan with my tempo, Winamp!» diye ünleyip ünleyip duruyorum. Ama Fletcher’dan aldığım yetkiye dayanarak «Good job!» deyip geçmeyeceğim ve bunun yerine «Türkçede “aferin”den daha tehlikeli hiçbir ifade yoktur!» deyip tenkit dolu yazımda ilerleyeceğim. Okumaya devam et

müzik, sinema içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

“Leviafan” (2014) | Zvyagintsev’in Şeytanları


Ekşi Sözlük’ten jimmypage sağ olsun, sayesinde Andrey Zvyagintsev’in Yeni Rusya hakkında lafını esirgemeden konuştuğu filmi Leviafanı, dahilinde Rusya hakkında lafını esirgemeden konuşan bir Rusya vatandaşının da bulunduğu bir arkadaş grubu ile birlikte izleme şansına nail oldum. Eğer hal böyle olmasaydı, ayakları ömrü hayatında Rusya topraklarına bir kez olsun değmemiş bir Türk’ün öznel gözlemleriyle izlediğim Leviafan‘dan «Gerçekçiliğin beyaz gecelerinde abartıya ya da azımsamaya düşmeden dolaşmayı başarmış gerçek bir film» diyerek bahis açarken bunu daha alçak bir ses ile yapmak durumunda kalacaktım. Ama hayır, Leviafan gerçek bir film; hatta Leviafan bir film olmanın da ötesine geçen bir gerçekliğe malik. Leviafan, tüm kurumlarıyla bataklığa batmış bir haldeki Rusya’nın kuzey kesimlerinde ömür süren tüm ilişkileriyle votkaya batmış insanların hayatlarından bir bölüme bizleri tanık tutmak gayesiyle filme alınmış bir belgesel! Okumaya devam et

edebiyat, sinema içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“C Blok” (1994) | Bloklar ve Sınıflar Arasında Yalnız İnsanlar

«Önümüzdeki sezon için C Blok’un gösterimini hiçbir yabancı firma kabul etmedi. Oyuncularımın zayıf olduğundan seks sahnelerimin olmayışına kadar bir sürü gerekçeler öne sürdüler. Oysa filmimi zahmet edip izlemediler bile. Ben de bireysel çabalarımla vizyon şansımı zor buluyorum.»

Bunlar, 18 Eylül 1994 tarihinde Milliyet’e konuşan Zeki Demirkubuz’un Türk ve Avrupa sinemasının ‘90’ların ilk yarısında ABD sineması tarafından işgal edilmiş ahvaline yönelik umutsuz ifadelerinden sonra kendi filminin bu ahval içindeki halini anlatırken sarf ettiği sözler. Öyle görünüyor ki, Demirkubuz, daha sonra yapacağı açıklamalarda «Şimdiki aklım olsa asla çekmezdim!», «Oyuncu yönetimi konusunda en başarısız filmimdi.» gibi yorumlar ile anacağı C Blok‘una ilk zamanlarda bir hayli güveniyormuş. Ve yine görüyoruz ki, asla “ben-bilirim”ci olmamış Demirkubuz. İlk’lere has katmerli bir özgüven ile filminin ardında durmuş önceleri ama çok geçmeden farkına varmış eksik yönlerinin ve bunları yalnızca kapatmakla kalmamış, attığı ilk büyük adımın akabinde çok daha büyük bir adım daha atıp üç sene sonra, 1997 yılında Masumiyet‘i çekip Türk sinemasının ‘90ların ikinci yarısında yaşadığı büyük uyanışın sayılı önderinden biri olmayı da başarmış. Okumaya devam et

edebiyat, sinema içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“The Shining” (1980) | Bir ABD Eleştirisi Olarak

bir yönüyle, "The Shining" (1980)
Dedim ki, «Madem Stanley Kubrick The Shining nam filmine Dies Irae ezgileriyle açılış yapmayı münasip görmüş, o halde neden ben de aynı yolu izlemiyor, yazımı, filmdekine değil de, Gregoryen kilise korosu tarafından icra edilen Dies Irae‘ye giden bir link sunarak açmıyorum?» Evet, tam olarak böyle dedim ve kendimi şu soruya bir cevap bulmak durumunda hissettim: «Tamam da, pekii ya Kubrick filmini neden Dies Irae ile açma ihtiyacı duydu? Yani, neden Dies IraeOkumaya devam et

edebiyat, müzik, sinema içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

“‘Asunder, Sweet and Other Distress'” (2015) | Post-Post-Apokaliptik Bir Müzik Bu! Post-Post-Apokaliptik Bir Müzik!


Albert Camus
, L’État de siège nam eserinde, «Korku çağı bu! Korku çağı!» diye ünlüyor ve şöyle ekliyordu:

«Körlüğün, sağırlığın, umutsuzluğun
Ve yoksulluğun çağı bu!
Alacakaranlık bir çağ bu!
Toprağın kana bulandığı,
Gölgelerin gövdesiz kaldığı,
Ateşsiz ve güneşsiz bir çağ bu!
Korku çağı bu, korku çağı!
Bu korku hiç bitmeyecek!»

Camus, bu ünleyişi ile, hiç şüphesiz ki apokaliptik bir çağı imliyordu. Godspeed You! Black Emperor‘ın “ilk”i The Dead Flag Blues ise 16 küsur dakikalık süresinin her bir saniyesinde ve her bir salisesinde kah direksiyonunun başında yanarak can vermiş bir baba oluyor, kah bin yalnız intiharla bulanık lağımlarda sürüklenen gencecik bir ceset oluyor, kah bebeğini sıkıştığı göçüğün altından çekip alayım isterken kendi canından olan bir anne oluyor, kah alevler içindeyken hiç olmadığı denli güzel görünen gökyüzünü can gözüyle göremeden, “Modern Dünya” denen bu korkunç makinenin midesinde tükenip giden bir bebek oluyor ve «Post-apokaliptik çağ bu! Post-apokaliptik çağ!» diye feryat ve figan ediyordu. Okumaya devam et

müzik içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“The Disappearance of Eleanor Rigby” (2013-2014) | Tüm Bu Yalnız İnsanlar Ner’den Geliyorlar?


Gündeme ayak uydurmak ziyadesiyle güç. Bu gündem, öyle bir gündem ki, tıpkı Mance Rayder’ın —pardon— Spencer Ludlow’un da andığı gibi bir yandan buzullar eriyor, bir yandan Afganistan’da bir bomba daha patlıyor, diğer yandan yeni bir çeşit grip salgını baş gösteriyor, öte yandan işsizlik oranı almış başını gitmiş, her saat milyonlarca insan açlıktan yaşamını yitirmiş, ve dahası, Eleanor Rigby ile Conor Ludlow’dan müteşekkil New Yorklu bir çekirdek aile, oğullarını kaybetmelerinin ardından tüm bağlarını kaybetmiş… Okumaya devam et

sinema içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Manic Pixie Dream Girl”ler Elektronik Koyun Düşlerler mi?

«Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır» minvalindeki —sözde— özlü sözdeki kadın, gerçekçi bir filmde karşımıza saatlerini mutfakta işkembe doğrayarak geçiren, parkeleri parlatacağım diye dizlerini paramparça eden, kocasının etrafında sımsıcak bir sevgiden ziyade buz gibi bir korkuyla pervane olan bir kadın olarak çıkar. Saçları karman çorman, elleri nasırlı, yüzü bakımsız, giysileri paspal bu kadın, şairlerin türlü çiçeklere benzettiği, uğrunda ölüm şerbetleri içtiği, bülbül olup aşk şarkıları şakıdığı sırma saçlı, okyanus gözlü, nur yüzlü peri kızlarına hiç mi hiç benzemez. Okumaya devam et

deneme içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kadınların Kurtuluşu Erkekleri de Özgürleştirecek!

«’Erkeklik’ en çok erkeği ezer», Tayfun Atay‘ın ilk baskısı 2012’de İletişim Yayınları tarafından yapılan Çin İşi Japon İşi nam eserinin açılış bölümüne başlık ve konu olmuş bir tez. Atay, Cinsiyet ve Cinsellik Üzerine Antropolojik Değiniler altbaşlıklı kitabının bu bölümünde günümüz erkeğinin ataerkil toplum düzeni tarafından kendisine dayatılan “erkeklik” yükü altında ezilişine değiniyor. Okumaya devam et

deneme içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın