“Anayurt Oteli” (1973)/(1987) | İçimizdeki Yeraltı

«Beni dinleyin şairim. Size sanırım hiç bilmediğiniz bir tabiat sırrı açmak istiyorum. Bana şu anda günahkâr, hatta belki de alçak, ahlaksız, sefih diye adlar verdiğinizden eminim. Ama bakın şimdi size ne diyeceğim! Keşke imkân olsaydı da (ki insan tabiatı için bu asla mümkün değildir) herkes, hepimiz, benliğimizin en gizli köşelerini olduğu gibi açığa vurabilseydik; başkalarına, hatta en yakın dostlarımıza, sırası gelince kendimize bile itiraf etmekten çekindiğimiz ne varsa, hepsini korkmadan ortaya dökebilseydik, dünyayı saracak pis kokudan hepimiz boğulurduk. Parantez içinde söyleyeyim, toplumu düzenleyen yasalar, görgü kuralları bu bakımdan iyidir zaten. Derin bir fikir gizlidir bunlarda; ahlaki olduğu iddia edilemeyecek ama, koruyucu, bize rahatlık sağlayan bir fikir. Bu da azımsanmamalı, çünkü ahlak da rahatlıktan başka bir şey değildir, yani rahatımız için icat edilmiştir. … Son olarak şunu söyleyeyim: Kusurlarımı, ahlaksızlığımı, sefihliğimi başıma kakıyorsunuz; oysa bütün suçum belki başkalarından daha içten olmam, o kadar.»

Anayurt OteliBunlar, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski‘nin ilk kez 1861 yılında yayınlanan ve Türkçeye Nihal Yalaza Taluy tarafından Ezilenler adıyla çevrilen Unizhennye i oskorblyonye adlı romanından Prens Valkovski’nin romanın başkarakteri Alyoşa’ya söylediği sözler. Prens Valkovski, romanın geneline bakıldığında her ne kadar hiç de olumlu anılamayacak bir karakter olsa da, romanın belki de en çarpıcılarından olan bu sahneyle, hem 3 yıl sonra yayınlanacak olan (Türkçeye Yeraltından Notlar adıyla çevrilen) Zapiski iz podpolya‘nın, hem de kendisinden sonra üretilecek pek çok edebiyat ve sinema eserinin yeraltı dünyasına dokunan köklerini beslemiştir.

Prens Valkovski’nin bu sözlerinin önemli yanı, asırlar boyunca ısrarla gayri-insani şeyler olarak anılanların aslında insanların ortak özellikleri olduğu yönünde bir fikir uyandırmasıydı. Prens, bundan önceki sahnelerde, algıda acı bir tat bırakan bir takım olaylardan söz ediyordu. Fakat bu “nahoş” anekdotların aktarımında bir sebep vardı: Envai çeşit maske altında gizlemeye yeltendiklerimizin aslında daima orada ve aşikar olduğunu göstermek. Prens, bu emelini, bir “ahlaksız”, bir “sefih” olarak görülmeyi göze alarak gerçekleştirmeye başlamış ve nihayetinde başarıya da ulaşmıştı. Üstelik bu başarısı, romanından ve döneminden de öteye, yüz küsür yıl sonrasında, 1973 yılında yayınlanacak olan Anayurt Oteli‘nin ve elbette Zebercet’in durumunda da bir mercek niteliği sağlamıştı ona.

Norman BatesMeni, sümük, balgam, sidik, bok, geğirti, osuruk, kan, kasık kılı…

Bunlar, ortalama bir insanın sıradan hayatına taktığı çeşitli maskeler çıkarıldığı vakit görünür hale gelenler. Yani bunlar, kimi zaman, kendimizden dahi saklamak adına öz-bilincimizin derinliklerine ittiklerimiz, bilinçaltımız haline getirdiklerimiz. Ve bu haliyle, her-insanın bilinçaltı, başlı başına bir yeraltı dünyası haline geliyor. Sözkonusu olan bu yeraltı dünyası, meninin kanla, sümüğün balgamla hemhal olduğu, tütün kokulu karanlık ara sokaklarında ciddi bir tekinsizliğin kol gezdiği bir dünya. İnsanların başka dünyalara açılmak şöyle dursun, kendi hayatlarının sınırlarını aşmaya dahi muvaffak olamadığı ve sürekli bir tecrit halinin yaşandığı bir deli dünya adeta. Ve bu deli dünyada Zebercet, kendisinden önce yaratılmış kurgu karakterlerden Albert Camus‘nün L’Étranger‘sinin Meursault’unu ve Alfred Hitchcock‘un Psycho‘sunun Norman Bates’ini hatırlatır cinsten bir tecrit halini yaşıyor.

Zebercet, kendi tekdüze dünyasının yeraltında sürüklenirken, gecikmeli Ankara treniyle gelen bir kadının “belki”lerle dolu girdabına kapılıyor ve bu girdapta, nedenlerin ehemmiyetsizleştiği ve edimlerin başıboşlaştığı bir sürece giriyor. Yusuf Atılgan da, Zebercet’in hayatını altüst eden, yani bilinçaltında olanlarla bilincinde olanları tersyüz eden ve içindeki yeraltını ahşap döşemelerin üzerine döken bu girdabın karşısına kuruyor masasını ve bu hali, tam da olması gerektiği gibi, bilinç-akışı tekniğinden itinayla verim alarak döküyor kağıtlara. Ortaya çıkan eser, Friedrich Nietzsche‘nin Thus Spake Zarathustra‘sında sorgulamaya giriştiği “insanın evrimsel süreçteki yeri”ni bir kez daha sorgulatıyor bize. Zerdüşt şöyle buyuruyor:

«İnsana göre maymun nedir? Gülünç bir şey, ya da acı veren bir utanç. İnsan da Üstüninsana göre böyle olacaktır tıpkı: gülünç bir şey ya da acı veren bir utanç.
«Solucanlıktan insanlığa varan yolu aştınız ve içinizde sizin solucanlıktan eser yok. Bir zamanlar maymundunuz, hâlâ da insan herhangi bir maymundan daha maymun.»

ZebercetBu noktada, yani Atılgan’ın romanını okuyan ve/veya Ömer Kavur‘un aynı adlı uyarlamasını izleyen alımlayıcıların bir öz-sorgulamaya başlamaları gerek: Zebercet’e yöneltilen bakışlar, genellikle, “bir insanın bir solucana bakışı”ndan farksız görünüyor göze. Zebercet, tüm insanca nitelikleriyle beraber, “gülünç bir şey ya da acı veren bir utanç” olarak görülüyor. Fakat bir dursak, maskelerimizi çıkarıp, olduğumuzu iddia ettiğimiz şeyin üzerindeki bezi kaldırıp, benliğimizin tahtadan ve soğuk yüzünü ortaya çıkarsak, neyle karşılaşılırdı? Hele bir de, Norman Bates’in, Zebercet’in sürüklendiği bu ağır tecrit şartlarında yapsaydık bunu?

İyisi mi, Prens Valkovski’nin ikâzına uyup, içimizdeki yeraltını içimizde tutmaya devam edelim. Aksi halde dünyayı saracak pis kokudan hepimiz boğulabiliriz.

Yusuf Atılgan

Reklamlar
Bu yazı edebiyat, sinema içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s