“Leviafan” (2014) | Zvyagintsev’in Şeytanları


Ekşi Sözlük’ten jimmypage sağ olsun, sayesinde Andrey Zvyagintsev’in Yeni Rusya hakkında lafını esirgemeden konuştuğu filmi Leviafanı, dahilinde Rusya hakkında lafını esirgemeden konuşan bir Rusya vatandaşının da bulunduğu bir arkadaş grubu ile birlikte izleme şansına nail oldum. Eğer hal böyle olmasaydı, ayakları ömrü hayatında Rusya topraklarına bir kez olsun değmemiş bir Türk’ün öznel gözlemleriyle izlediğim Leviafan‘dan «Gerçekçiliğin beyaz gecelerinde abartıya ya da azımsamaya düşmeden dolaşmayı başarmış gerçek bir film» diyerek bahis açarken bunu daha alçak bir ses ile yapmak durumunda kalacaktım. Ama hayır, Leviafan gerçek bir film; hatta Leviafan bir film olmanın da ötesine geçen bir gerçekliğe malik. Leviafan, tüm kurumlarıyla bataklığa batmış bir haldeki Rusya’nın kuzey kesimlerinde ömür süren tüm ilişkileriyle votkaya batmış insanların hayatlarından bir bölüme bizleri tanık tutmak gayesiyle filme alınmış bir belgesel!

“Aklın Uykusu Canavarlar Yaratır” (1799)

Ki bu fikri edinmek için, hayatının önemli bir bölümünü Rusya bataklığında geçirmiş bir insanın teyitini almak bile gerekmeyebilirdi belki de. İhtiyacımız olan teyit, Rusya’daki “Yeni Rusya” savunucularının filme karşı takındıkları nefret dolu tutumdan da edinilebilirdi. Belki Leviafan da değil ama, Milos Forman’ın 2006 tarihli Goya’s Ghosts nam filminin engizisyon mahkemesi toplantı salonunda geçen henüz ilk sahnesinde kurumlar ile sanatçılar arasındaki husumete dair kafi miktarda fikir edinilebiliyor. Bu sahnede Francisco Goya’nın 18inci yüzyıl İspanya’sını konu alan çizimlerini inceleyen engizisyon mahkemesi üyeleri eserlerin nerelere dek yayıldığına dair bilgi alırken aralarından biri, Los Caprichos serisinden elindekileri masaya fırlatıp «İşte! Tüm dünya bizi böyle görüyor!» diyor. Goya hakkında kısaca bilgi edinen peder, şu yargıya varıyor: «Bu baskılar oldukça rahatsız edici.» Bunu duyan Lorenzo ise acı gerçeği pederin ve diğer tüm engizisyon mahkemesi üyelerinin yüzüne şu sözlerle vuruyor: «Bu baskılar, peder, bize dünyamızın gerçek yüzünü gösteriyor.» İşte, tıpkı 18inci yüzyıl İspanya’sında Goya’nın kalemini eline alıp bataklığa dönmüş ülkesinin gerçeğini sanatına korkusuzca yansıtması gibi, Zvyagintsev de aynı cesur hamleyi 21inci yüzyıl Rusya’sı için yapıyor ve Goya’nın iki yüzyıldan daha uzun bir süre önce Avrupa’nın bir ucunda uğradığı “vatan haini” suçlamalarının gönülsüz varisliğini kıtanın öbür ucunda üstlenmek zorunda kalıyor.

Halbuki, şayet “vatana ihanet etmek” nam bir eylem sahiden de var ise bu, vatanı, onun kurumlarını ve insanlarını daha iyiye doğru yönelebilsinler diye eleştirmekle değil, onları şartlar her ne durumda olursa olsun pohpohlamak ile, yüceltmek ile, idealleştirmek ile gerçekleştirilir. Şuna bir cevap verelim: Ölümcül bir hastalığa sahip bir kimseyi «Maaşallah, ziyadesiyle sağlıklısınız efendim!» diyerek taburcu eden bir doktor mu “doktor”dur, yoksa ondaki hastalığı ondan saklamadan onun iyiliği için canını dişine takarak gece-gündüz çabalayan bir doktor mu? Hiç şüphesiz Zvyagintsev, hayatları her geçen gün daha da kötüye giden köklü bir kültürün mirasçısı olan bir toplumun hali hazırdaki durumunu olanca çarpıklığıyla perdeye yansıtmakla, ve bizleri buna tanık tutmakla, hastalanmış bir toplumu yeniden ayağa kaldırmak için bir sanatçıya düşeni layıkıyla yerine getiren gerçek bir vatanperver, gerçek bir doktor, gerçek bir yönetmendir.

Bir “hasta” olarak Rusya’nın hastalığı ise kurumlar ile insanlar arasındaki, zehirli bir örümcek tarafından örülmüşe benzer yozlaşmış ilişki ağından alıyor tüm kaynağını. Bu tabloda insan, yani Birey, adına bürokrasi denen çetrefilli ilişkiler ağının tam orta yerinde bir yanda Devlet’in, öte yanda Din’in eline tutsak düşmüş bir halde ömrünü bata çıka sürdürmeye çalışıyor. Devlet, Leviafan‘da, tıpkı salt kendi ekonomik çıkarları için şehrin en işlek yerindeki yegane yeşil alanı topçu kışlası görünümlü bir alışveriş merkezine dönüştürmeye yeltenen, vatandaşları tarafından tepki aldığında «İsteseniz de istemeseniz de o kışla yapılacak!» diyen bir devlet başkanını hatırlatır cinsten Vadim Shelevyat nam dediğim dedik bir belediye başkanı tarafından temsil ediliyor. Bu temsilci, geçmişi karanlık bir yönetici olmasına karşın etrafına topladığı erk sahibi kurmayları sayesinde önünde hiçbir engel tanımadan istediği konutu istemediği sakinlerin elinden öyle ya da böyle alıp bir rant merkezi haline getirmesini pekala başarıyor. Birey’i sekiz ayağı ile kıskıvrak yakalayan diğer kurum olan Din ise yine kendi çıkarları için belediye başkanı ile işbirliğinden çekinmeyen, Ortodoks kilisesi papazı tarafından sembolize ediliyor. Tuz parça olan Lilya-Kolia ailesinin el emeği, göz nuru evinin yerine inşa edilen Ortodoks kilisesinde bağlamı itibariyle gayet ironik bir vaaz verirken gördüğümüz bu Din adamı ile yine aynı vaaz sırasında, yüz hatları ve saçları itibariyle Kolia’ya bir hayli benzeyen ve tıpkı onun da daha önce yaptığı gibi başını kaldırıp kilisenin tavanına bakan çocuğun kulağına eğilip Din adamını aratmayan bir ironiyle «Tanrı her şeyi görür» diyen Devlet adamını “Goya’nın Şeytanları” deyişinden hareketle “Zvyagintsev’in Şeytanları” tamlaması ile anmak, hiç de yersiz bir hareket olmaz herhalde.

Leviafan‘ın, Yeni Rusya insanının birbirinden yoz Devlet ile Din nam kurumlar arasında sıkışıp kalmış ahvaline ışık tutmaya niyetli bir film olduğu fikrini hiç karakter analizine kalkışmadan, salt filmin adına bakarak çıkarmak da mümkün. Filmde de anıldığı haliyle Leviafan, ya da Kutsal Kitap‘ın elimdeki 2001 tarihli basımındaki çevirisiyle Livyatan, hiç yaşamamış hayali bir canavar olduğu ya da nesli tükenmiş timsah-balina karışımı bir hayvan olduğu (filmde gördüğümüz kıyıya vurmuş balina iskeletleri de aynı fikre atıftır) tahmin edilen ve Eski Ahit‘in Eyüp nam kitabının 41inci babında «kibirlilerin kralı» olarak tanıtılan bir karakter. Tüm metni şuradan okunabilecek olan babın film ile ilgili olduğunu düşünerek seçtiğim ayetleri ise şöyle:

1) Livyatan’ı çengelle çekebilir misin,
Dilini halatla bağlayabilir misin?
3) Yalvarıp yakarır mı sana,
Tatlı tatlı konuşur mu?
4) Seninle antlaşma yapar mı,
Onu ömür boyu köle edesin diye?
6) Balıkçılar onun üzerine pazarlık eder mi?
Tüccarlar aralarında onu böler mi?
7) Derisini zıpkınlarla,
Başını mızraklarla doldurabilir misin?
8) Elini üzerine koy da, çıkacak çıngarı gör,
Bir daha yapmayacaksın bunu.
9) Onu yakalamak için umutlanma,
Görünüşü bile insanın ödünü patlatır.
10) Onu uyandıracak kadar yürekli adam yoktur.

Bu ayetler karşısında gözler önünde canlanan yegane karakterin malum belediye başkanı Vadim olduğundan hiç şüphem yok. Öyle ya, film boyunca onu kimseye yalvarıp yakarırken, tatlı tatlı konuşurken görmedik; Dmitriy ile yaptı sandığımız anlaşma, Dmitriy’nin ölesiye dövülüp ölüme terk edilmesiyle son buldu; geçimini balıkçılık ile sağlayan şehirde ona tam anlamıyla karşı gelebilen tek bir kimseye rastlamadık; zira onun derisi zıpkınlara karşı birkaç kat yardakçı ile koruma altına alınmıştı; mızrağını saplamak adına elini ona uzatan Kolia-Lilya-Dmitriy üçgeni tam anlamıyla paramparça oldu; ve bizler, Beyoğlu Sineması’nın eğimi yetersiz ama hiç değilse huzuru kafi gelen koltuklarında filmi izlerken Vadim’i gördüğümüzde uyandırdığı iğrenç düşünceler nedeniyle ödümüzün patlamadığını söyleyebilir miyiz; çıkıp hep bir ağızdan «Ben Vadim’in, yani Devlet’in, yani Livyatan’ın karşısına çıkacak kadar yürekliyim!» diyebilir miyiz? Mümkün mü bu?

Ne yazık ki, anladığım ya da hissettiğim kadarıyla Zvyagintsev’in bu sorulara cevabı güçlü bir umutsuzluğun koyu gri renklerini taşıyor. İsim, hikaye ve kurgu yönünden Eyüp kitabından olduğu kadar 17nci yüzyılda düşünmüş İngiliz filozof Thomas Hobbes’un Leviathan nam kitabından da beslenen filmi ile Zvyagintsev, Din ile Devlet sistemleri arasında bir nevi paralellik kurup insanlara salt yaşama hakkı verip geri kalan tüm hakları ve özgürlükleri onlardan alıkoyan merkezi kurumları tek celsede tenkite kalkışıyor ama bunları mağlubiyeti kabullenmiş bir maraton koşucusunun nisbi ahesteliği içinde yapıyor sanki. Yumruğunu sıkıyor sıkmasına ama, gözünü karartmadan, «Nasıl olsa az sonra gevşeyeceğim» der gibi yapıyor bunu. Ve bu, ne film adına ne de yönetmen adına olumsuz bir durum değil kesinlikle. Aksine, yönetmenin, karakterlerin, olaylarların umutsuzluğu, Rusya halkına bir hareket umudu vermekte yetersiz kalıyor belki ama bu sayede filmin gerçekçiliği de pekişmiş oluyor. Hem, (bu başka bir başlığın konusu ama) ancak umutlarımızı tamamen yitirdiğimizde hareket etmekte özgür hale gelmiyor muyuz? Ancak kaybedecek bir şeyimiz kalmadığında gözümüzü karartmak, yumruğumuzu sıkmak, avaz avaz haykırmak gücüne nail olmuyor muyuz?

Tabii, Zvyagintsev film boyunca hiçbir çıkış noktası sunmuyor da değil. Kolia ile peder arasında geçen Livyatan konulu muhabbet, içki ve sigara içen çocuklara mekan olarak bir kilise harabesini seçmesi, belediye başkanının kölesi haline gelmiş olan papazı bir sahtekar olarak resmetmesinden ayrı olarak, Rusya’yı kurtarması için bir İsa Mesih beklentisi içinde olunduğuna yorulabilir. Böyle bir yorumlama “zorlama” da addedilebilir tabii ama Zvyagintsev’in (şahsen yeğleyeceğim ve destekleyeceğim biçimde) «Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması yetmez; din ve devlet işlerinin insanlardan da ayrılması gerek» diyen bir yönetmen olmadığı da açık sanırım.

Yazının sonlarına yaklaşırken Zvyagintsev’in resmettiği Yeni Rusya ile çiçeği burnunda Yeni Türkiye’miz arasında bir benzerlik ilişkisi kurmadan edemeyeceğim. Ben, dün filmi izlediğim sırada ve filmin nihayete eriminden tam bu vakte kadar, Leviafan‘daki 21inci yüzyıl Rusya’sının gerçeklerinin yansıtılış biçimi ile Fyodor Mihailoviç Dostoyevski’nin romanlarındaki 19uncu yüzyıl Rusya’sının gerçeklerinin yansıtılış biçimi arasında bir yakınlık gördüm, durdum. Zvyagintsev’in karakterleri asla Dostoyevski’nin karakterleri kadar derin işlenmiş karakterler değil elbette. Ki böyle bir derinlik, sinemanın teknik şartları gereği, sağlanması güçlüğün de ötesinde imkansız olan bir nitelik. Fakat derin ya da sığ olmaları fark etmeksizin Zvyagintsev’in karakterlerinde Türkiye insanına dair bir şeyler var, tıpkı Dostoyevski’nin karakterlerinde de olduğu gibi. Üstelik, Dostoyevski karakterleri konusunda böyle düşünmekte yalnız da değilim. İlk baskısı 1978 yılında yapılan Mağaradakiler nam kitabı ile ülkemizin sadece bugününe değil, ne yazık ki geleceğine de seslenen Cemil Meriç’in kitabının Dosto ve Biz başlıklı bölümünde söylediklerine bir kulak verelim:

«Biz, Balzac’tan fazla Dosto’ya yakınız. Acılarımızla, zilletlerimizle, hayal kırıklıklarımızla.
Dosto’yu anlayabilir miyiz? Evet. Hem de Batı’nın bütün romancılarından çok. 1968’den beri kurban veya seyircisi olduğumuz trajediyi, bütün çıplaklığı, bütün eziciliği ile Ecinniler‘de yaşıyoruz. Sosyalizm, anarşizm, batıcılık… Dosto, bütün dertlerimiz üstüne düşünmüş, tabii bir Rus milliyetçisi olarak.
[…] Çarlık Rusya’sına ne kadar benziyoruz. Yalnız bizde Dosto çıkmıyor. Zira Dosto’yu okuyacak saray yok. Saray mı? Kulübe var mı ki? Kaç kişi, Puşkin Üzerine Konuşmalar‘dan haberli? Batı Batı Dedikleri, hangi dikkatleri Avrupa’nın hakiki çehresine çevirebildi? Evet, kelimelere esiriz, kelimelerden korkuyoruz. Düşmanımız: kelimeler. Dosto, büyük kılavuzlardan biri. Doğu ile Batı’nın muhasebesini yaparken, insanı, bütün azamet ve sefaleti —daha çok sefaleti— ile teşrih masasına yatıran o büyük romancıdan cesaret alalım.»

“Yapamayanlar” (1799)

Evet, Cemil Meriç, «Bizde Dosto çıkmıyor» demekte haklı. Ama şundan da eminim ki, aynı Cemil Meriç, Zvyagintsev’in insanı azamet ve sefaleti —daha çok sefaleti— ile teşrih masasına yatırdığı Leviafan‘ını görse, Nuri Bilge Ceylan’ı, Zeki Demirkubuz’u, Reha Erdem’i, Semih Kaplanoğlu’nu hatırlar ve «Bizde Zvyagintsev çıkmıyor» demekte zorlanır, yakınsa yakınsa, Türkiye’nin dertlerine eğilen az sayıdaki insana gösterilen yetersiz destekten yakınır, «Tanzimattan beri hazır elbiseye meraklıyız, hazır elbiseye ve hazır medeniyete» der, düşünen insanın bundan apar topar alıkonmaya çalışıldığı ülkemizin genel ahvalini ise «Düşüneni iftiranın ve sefaletin lağımında boğduktan sonra, ellerimizi yıkayıp, ‹Efendim bizde filozof yetişmiyor› diye ah-u vahlar ediyoruz» diyerek özetlerdi.

Ve evet, yerim ve vaktim olsa hakkında çok daha uzun uzun yazmak isteyeceğim Leviafan ile ilgili söylemek istediklerimi olabildiğince kısa-öz biçimde söylemiş olmanın umuduyla yazıyı nihayete erdirirken diyorum ki, madem yazıya Goya’s Ghosts‘tan bir sahne alıntısıyla başladım, o halde kapanışı da aynı yolla yapayım:

«Goya’nın tablolarını yaktığınızda resmettiği şeytanların da alevler içinde yanacağını mı sanıyorsunuz? Neden bir kez olsun dönüp de kendimizi eleştirmeyi düşünmüyoruz?»

Reklamlar
Bu yazı edebiyat, sinema içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s