“Whiplash” (2014) | Self-Made or Never Made

Bir filmi, kitabı, albümü nefret etmek için izlemek, okumak, dinlemek daha önce hiç denemediğim bir eylemdi lakin, Whiplash‘in şansına ve bir defaya mahsus olmasını düşünerek, La Morale Anarchiste nam eserinde «Yalnızca nefret etmeyi bilenler sevmeyi bilir» diyen Pyotr Kropotkin‘den aldığım yetkiye dayanarak filmi nefret etmek için izlemeye başladım ama gelin görün ki, filmi izleyişimin üzerinden handiyse bir gün geçmiş olmasına rağmen ben hâlâ «Play that fucking Caravan with my tempo, Winamp!» diye ünleyip ünleyip duruyorum. Ama Fletcher’dan aldığım yetkiye dayanarak «Good job!» deyip geçmeyeceğim ve bunun yerine «Türkçede “aferin”den daha tehlikeli hiçbir ifade yoktur!» deyip tenkit dolu yazımda ilerleyeceğim.

Damien Chazelle

Damien Chazelle

Doğrusu, henüz 30 yaşında olmasıyla insana kendisini «Bi’ oturup soluklansaydın be yeğenim» diyen bir emmi, bir dayı haleti ruhiyesine sokan Damien Chazelle‘in —yine caz müzik etrafında gelişen 2009 tarihli Guy and Madeline on a Park Bench‘inin akabinde çektiği— bu iki numaralı filminin ilk 45 dakikası, izleyiciye dişe dokunur bir şeyler vermek konusunda karşılaşılmış bir yetersizliğin hissi, Stephen Chbosky’nin 2012 tarihli The Perks of Being a Wallflowerını anımsatan bir Made-variliğin keskin tadı içinde geçiyor. Made benzerliğinden hareketle, tempo fetişisti Fletcher’ı “Overbrook Caz Yarışması”, “Dunellen Caz Yarışması”, “JVC Caz Festivali” gibi organizasyonlarda başarılı bir orkestra yönetimi sergilemek isteyen bir hoca olarak tanırken, Andrew’u ise bu yarışmalarda boy gösterecek olan Shaffer Konservatuarı Stüdyo Orkestrası’nın baş davulcusu olmaya çalışan bir “loser”, bir “beta male” olarak görüyoruz.

Kusursuz bir Made atmosferinde geçen bu 45 dakikalık süre zarfında insan yine de filmden ümidini kesmiyor, zira burada filmin imdadına, Jean-Pierre Jeunet filmlerinden aşina olduğumuz, sarının kızılla, yeşilin maviyle harman olduğu sıcak renk paletinin nispeten karanlık bir versiyonu gibi duran görsel kalite yetişiyor. Geride bıraktığımız yaklaşık 10 yılda, hatta tam olarak Le fabuleux destin d’Amélie Poulain nam filmin 2001’de gösterime girişinden bu yana o ülke senin bu ülke benim dolaşan Fransız pasaportlu bu sıcak renk paletini çoğunlukla muhteviyatı muhteviyat, öyküsü öykü, yönetmenliği yönetmenlik, oyunculuğu oyunculuk olmayan filmleri bir nebze olsun izlenilir kılan bir görüntü yönetmenliği hilesi olarak görüyor ve böyle filmlere instagram filtreleriyle filtrelenmiş börtü-böcek fotoğraflarına verdiğimizden daha büyük bir değer vermiyorduk. Fakat Whiplash, olanca gençliğine ve hamlığına karşın hem hikayesiyle, hem oyunculuklarıyla, hem de yönetmenliği ve elbette senaryosuyla, yetersiz bulduğum ilk 45 dakikasının akabinde gelişen yaklaşık bir saatlik öyküsüyle “boş” bir film olmadığına dair kafi miktarda ipucu verip izleyicisini hem kendisi üzerinde, hem de kökünü kendisinden alan nice meseleler üzerinde düşünmeye sevk etmeyi başarıyor.

Hem Chazelle’in “boş” bir film çekmediğine dair herhangi bir ipucu vermesine gerek de yok. Hatta hiçbir yönetmen böyle bir uğraş ile meşgul olmak zorunda değil. Zira, üretilegelmiş tek bir, evet tek bir sanat yapıtı dahi yoktur ki, bütünüyle “boş” olsun. Bir sanatçı, «Ben “boş” bir sanat eseri üreteceğim» dediğinde ve dediğini yapmak için ciddi anlamda çabaladığında dahi, bu gayesinde başarıya ulaşamaz. Buna dair önemli bir “başarısızlık” öyküsü, Luis BunuelSalvador Dali ortak yapımı 1929 tarihli Un Chien Andalou idi. 16 dakikalık bu sürreal filmi hiçbir anlama gelmeyecek bir biçimde bir çeşit duygu reaktörü olarak tasarladıklarını belirten ikili, “boş” olması için planladıkları yapıtlarının bu denli “dopdolu” bir film olarak ortaya çıkması sebebiyle “başarıda başarısızlığa uğramış bir ikili” olarak dahi anılabilir.

Tabii, burada, bir filmin neden “boş” olamayacağına da bir değinmek gerek. Bir film bütünüyle “boş” olamaz, çünkü o, hangi süreçlerden geçmiş olursa olsun tartışmasız “dopdolu” olan bir ömrün, yani duyguları ve düşünceleriyle bir insanın ürünüdür. Ve evet, bu “dolu” oluş halini Recep İvedik serisinde de, İncir Reçeli serisinde de —eğer gerçekten istersek— rahatlıkla görebiliriz. «Recep İvedik’te nasıl bir doluluk var ki, muhterem?» diye sorabiliriz. İstisnasız her Türkiyelinin aşina olduğu Recep İvedik nam seride, kendi coğrafyamızın insanına ve bunun kavranışına dair yeni bir görüş ediniyoruz. İncir Reçeli nam seriyi izlediğimizde, birer ilim-irfan jeneratörü olmak için çalışması gereken ve çoğunlukla Beyoğlu civarında konumlanmış ve Türkiye gerçeklerinin göbeğinde yaşıyor olmalarına karşın her nasılsa bundan kendilerini büsbütün soyutlamayı başarmış, yurdumun genç jenerasyonunun gel-geç dertlerine tanık oluyoruz. Türkiye insanını bir yandan alaya alıp diğer yandan yok sayan bu iki serinin alaya alınmış ve yok sayılmış Türkiye insanı tarafından böylesi sevilmesi ve takdir edilmesi ise bize ne denli kayıp bir nesil olduğumuza dair bir fikir edinmek adına eşi benzeri bulunmaz bir fırsat sağlıyor.

Gelelim, Whiplash‘i dişe dokunur bir film yapan meselelere. Sıralayacağım bu meselelerden ilki ile filmin —görece yetersiz saydığım ilk 45 dakikasının da nihayete erişine rastlayan— ailevi akşam yemeğinde merhabalaşıyoruz. Bu sahnede Andrew’un aile yapısına daha yakından bir göz atma fırsatı yakalarken, aynı zamanda sadece ABD’de yaşayan değil, belki de tüm dünya ailelerinin “bir yaşam tarzı olarak sanat”ı aşağılar tutumuna bir kez daha tanık oluyoruz. “Davul çalma işleri” nasıl gittiği sorulan Andrew, Dustin ile Travis’in sahneye girişiyle birlikte heyecanla kurmaya başladığı cümlesini tek lokmada yutmak zorunda kalıyor. Travis’in üçüncü ligde MVP (En Değerli Oyuncu) seçildiğine, Dustin’in ise yeni MUN (Model Birleşmiş Milletler) başkanı olduğuna dair haberlerin aldığı görkemli övgüler karşısında yüzü düşen Andrew, bir yazar olarak anmayı tercih ettiği babasının yılın en iyi öğretmeni seçilmesini bir başarı olarak görmezken, Shaffer’ın ödüllü caz orkestrasında davul çalıyor olmasının «He aferin, he» tutumuyla geçiştirilmesi sonucunda bayramlık ağzını açıveriyor ve “bir yaşam tarzı olarak sanat” anlayışını şöyle özetliyor:

«34 yaşında sarhoş ve beş parasız biçimde ölüp insanların yemek masasında benden bahsetmesini 90 yaşında zengin ve ayık şekilde ölüp kimse tarafından hatırlanmamaya tercih ederim.»

Bu sahnenin devamında Andrew’u günlerini çok daha içine kapanık ve umutsuz bir havada geçirirken takip ediyoruz. Yukarıda da andığım gibi, etrafındaki Travis, Connelly gibi “alpha male”lar karşısında gerçek bir “beta male” temsilcisi olan Andrew, erkekler dünyasındaki bu rol ayrımının da tartışmaya açılabilmesine vesile oluyor. Hakkında —muhtemelen film ile hiçbir alakası olmayan ve büyük ihtimalle bir alfa tarafından hazırlanmışa benzer— şöyle bir infografik bulduğum bu cinsiyet içi rol ayrımı tablosuna göre Andrew’u hem madden hem de manen “Kaybedenler Kulübü”ne yazdırmak işten bile değil. Ve maksimum 50 yıl süreli bir hafızaya sahip olan “modern” toplumun gözünde tuttuğunu daima koparan alfaların, eğer evrimsel biyoloji terimleriyle konuşursak, türün devamlılığını sağlayan iyi adapte olmuş tohumlar olarak görülmeleri de bir gerçek. Ama çoğu zaman olduğu gibi burada da, görünen ile işin aslı bir değil. Tıpkı Andrew’un da yemek sırasında belirttiği gibi, —her ne kadar hâlâ derme çatma olsa da— medeni dünyayı kuranlar ile yaşatanlar, ön plana çıkıp kendi zamanlarında isim yapıp ölümlerinin ardından geçen maksimum 50 yıllık sürede unutulan alfalar değil, deha dolu kısacık ömürlerine onlarca insanın birikimini sığdırmayı başarmakla kalmamış, bunları somut eserler haline getirerek yalnızca insanların değil, insanlığın da gözünde ölümsüzlük mertebesine ulaşmayı da başarmış betalardır. Bugün adlarını övgüden de öte bir hayranlıkla andığımız ve adeta birer Muse, birer ilham tanrısı olarak gördüğümüz, aralarında Edgar Allan Poe, Andrey Tarkovski, Terry Callier gibi sanatçıların bulunduğu “Kaybedenler Kulübü”nün üyelerinin yaşam öykülerini açıp bir bir bakalım. Oralarda kendine güveni arşa değen, kendini daima lider olarak gören, varlığı salt kas gücüne dayanan, kadınlarla ve diğer insanlarla ilişkilerinde saygısızlığı, arsızlığı, züppeliği “sosyallik” olarak gören alfalar ile değil, çabuk utanan, içine kapanık, için için en iyisi olmak isteyen ama başarısızlığa tahammül edemeyen ve duygusal mı duygusal betalar ile karşılaşacağız.

Ki Whiplash‘in başkişisi Andrew da toplumsal erkek rollerinde kendine yakışan rolün çok geçmeden farkına varıyor ve bunu değiştirmek yerine benimsemeyi seçiyor. Yolu davul provalarıyla örülü olacağa benzeyen kendi idealleri için, şu an için istemese dahi günün birinde sürekli ilgi görmek isteyecek olan kız arkadaşı Nicole ile yol yakınken ayrılmak istemesi de bu zor seçimin kaçınılmaz gerekliliklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Filmin nihayete yaklaştığı sıralarda hayattaki yerini sorgularken gördüğümüz Andrew’un ikinci bir şans için telefonla iletişim kurduğu Nicole’un caz sevmeyen yeni sevgilisinin kusursuz bir “alfa” olduğuna benim en ufak bir şüphem dahi yok.

Ve sıra, Whiplash‘in düşündürdüğü birçok meseleden sadece bir başkasıyken, bu yazıyı insanların okuyacağını bildiğimden “filme dair anacağım son olumlu mesele” olarak takdim edeceğim “sanatta akademinin yeri” meselesine geldi. Ve diyorum ki, burada biraz geri çekilip Arthur Schopenhauer’u eğitim ve eğitimciler üzerine yazdıklarından çevirerek derlediğim bir solo ile bizleri mest etmesi için sahneye davet edeyim de dimağlarımızın pası silinsin:

«Profesörler, konumları vesilesiyle, çağdaşları tarafından tanınır olmak için geniş bir imkana sahiptirler. Buna karşın bağımsız bilim adamları yine kendi konumları gereği benzer bir imkana, gelecek nesiller tarafından tanınmak için sahiptirler. Şu bir gerçektir ki, gelecek nesiller tarafından tanınmak isteyen bir insan, öteki ve daha nadir yetilerinin yanı sıra, belli bir boş vakte ve özgürlüğe de sahip olmalıdır.»

Schopenhauer’un bu görüşlerinden filmi izledikleri sırada hali hazırda haberdar olanlar, bu görüşlerin yansımalarını Fletcher’ın okuldan —izleyici için bile tahammül sınırlarını zorlayan— “sıradışı” hocalık yöntemleri nedeniyle kovulduğu sahnelerde fark edebiliyorlar. Yöntemlerinin niteliği ne olursa olsun, akademi çevresindeyken bunları gerçekleştirmekte zorlanan Fletcher, kovuluşunun ardından caz barlarda sahne almaya ve (esasen 2008 yılına kadar bu adla anılıp JVC’nin maddi desteğini çekmesinin ardından “Newport Caz Festivali” adını alan) JVC Caz Festivali’nin açılışını yapmak için çalışmaya veriyor kendisini.

Benzer bir “kovulma ertesi özgürleşme” sürecine ve çok daha önemli bir dönüşüme Andrew’da da rastlıyoruz. Schopenhauer ise bagetlerini bizler için yeniden ve daha görkemli bir tempoyla konuşturmaya başlıyor:

«Doğallık ile kıyaslandığında eğitim, gerçek bir burun ile kıyaslandığında balmumundan bir burun, ya da Güneş ile kıyaslandığında Ay ve diğer gezegenler ne ise odur. Aldığı eğitimin dilinden konuşan insan, bizzat düşündüklerini değil, başkalarının düşündüklerini ve eğitim yoluyla kendisine düşünmesi öğretilenleri söyler. Böyle bir insanın yaptıkları yapmak istediği şeyler değil, yapmaya alışkın olduğu şeylerdir.»

«Düşüncenin yolunda yürüyüp de muhteşem ve özgün bir şey yapma başarısına ulaşmış tek bir kişi dahi yoktur ki, başkalarının bilgisine verdiği önemin şiddetini düşürmemiş, bilgiyi kendisi için aramamış, ve bunu çalışmalarının öncelikli gayesi haline getirmemiş olsun.»

Bu soloyu beyniyle kavradığı bagetlerini eğitim sistemlerinin sırtına vura vura atan ve (kendi düşüncelerimle yetinmeyip kendisinin, yani bir başkasının görüşlerine kulak astığım için) beni de tutarsızlık uçurumundan aşağı yollayan Schopenhauer’u büyük bir alkış ile alkışlayıp bu görüşleri Whiplash‘te ve özellikle Andrew’un hikayesinde aramaya başlayalım. Fletcher’ı Overbrook Jazz Yarışması sırasında bir güzel yere sererek Shaffer Konservatuarı’ndan kovulması için yeterli nedeni okul yönetimine sunan Andrew’u, tasdiknamesini aldığı andan itibaren her geçen gün müzikten bir adım daha uzaklaşır bir vaziyette görüyoruz. Baterisini ardiyeye kaldıran, kendisine yeni bir okul bakmak yerine bir hazır yemek lokantasında kasiyerlik yapmaya başlayan, gecelerini ise elinde pizza avare avare dolaşarak geçiren Andrew, çok geçmeden bir caz barda Fletcher’a rastlıyor ve burada ettikleri muhabbetin ardından Fletcher tarafından gelen JVC Caz Festivali’nde sahne alacak orkestraya katılması yönündeki teklifi kabul ediyor.

Kendine olan inancı ve güveni kırılmış bir sanatçının içine sürüklendiği özsorgulama süreci haricinde ilgi çekici pek bir şey barındırmayan bu sahnelerin akabinde, malum festivalin açılışı sırasında Fletcher tarafından bir kez daha yerden yere vurulan Andrew, bütünüyle yılmasına ve babası gibi bir “loser” olarak ihtiyarlamayı kabullenmesine ramak kalmışken kusursuz bir gözü karalık anında bagetleri eline alıyor ve Duke Ellington orkestrasının tromboncusu Juan Tizol tarafından 1936 senesinde yazılan ve çok geçmeden bir caz standardı halini alan güzeller güzeli Caravan‘ı Fletcher’ın işaretini beklemeksizin, orkestrayı adeta avucunun içine alarak aniden çalmaya başlıyor. İşte, tam burada, Schopenhauer’un 150 yıl önce işaret ettiği “başkalarının düşündükleriyle canını sıkmayıp kendi yolunda kendisi için yürüyen deha” ile karşı karşıya kalıyoruz. Ve şuna da ikna oluyoruz ki, şayet Andrew Fletcher karşısında böylesi bir isyana kalkışmasaydı, filmin erken sahnelerinde Nicole’e de bahsettiği “en iyisi olmak” gayesinde başarıya asla ulaşamayacaktı.

“Whiplash” hakkında söyleyeceklerim olumlu sözlerden ibaret de değil. Fletcher, JVC Caz Festivali’nde orkestrasını takdim ederken «New York’un en iyi müzisyenlerinden bazıları» diyor ve ekliyor: «Yani dünyanın en iyi müzisyenlerinden bazıları.» Bu klasik Amerikancı söylem, her ne kadar Fletcher gibi nefret edilesi bir insandan duyurulmuş olmasıyla güçlü bir “acaba”ya yol açıyor olsa da, insanın dilinde-damağında gitmez bir acı tat bırakmaya da yetiyor. Hem bu söylemi filmin genel Made-variliğiyle bağdaştırmak da mümkün. Yaklaşık 250 yıllık ABD tarihi Benjamin Franklin, Thomas Jefferson, Thomas Paine gibi her biri birbirinden “self-made” insanlar tarafından yazılmaya başlanmış bir tarih. İnsanın kendi kendisini yetiştirmesine yönelik —şahsi kanaatimce olumlu— bu tutum, ABD’nin kuruluş yıllarıyla sınırlı da değil. Bundan yüz yıl sonra sahne alan Ralph Waldo Emerson, Henry David Thoreau gibi Deneyüstücülerin vurgusunun yönü de yine “self-made” Amerikan insanı üzerineydi. Kişinin kendi kendisini yetiştirmesine yönelik görüşlerini 1843 tarihli Self Culture and Perfection of Character nam eserinde ortaya koyan Orson Squier Fowler’ın «Self-made or never made», yani «Kendi kendini yetiştirmiş ya da hiç yetişememiş» ifadesiyle özetlenebilen doktrini, hem kendi çağının hem de günümüzün ABDlileri için bir motto vazifesi görüyor. Yani Whiplash‘in olay örgüsünün gelişimindeki Rocky-varilik ya da Made-varilik, özünü Rocky‘den ya da Made‘den değil, miras yoluyla edinilen başarılara değil de bizzat edinilen başarılara önem veren klasik Amerikan tutumundan alıyor. Filmin başkişisi Andrew’un ailesinin müzikten bütünüyle uzak ve genel anlamda başarısız bir aile olması, bir Türkiyelinin algısında büsbütün olumsuz bir durum gibi görünmesine karşın, Andrew’a bir Amerikan dehası olabilmesi için elzem olan ortamı sağlıyor. Öyle ya, Josiah Franklin bir sabun ve mum imalatçısıyken Peter Jefferson bir çiftçi ve haritacıydı ama oğulları, yani Benjamin Franklin ile Thomas Jefferson, bugün “Birleşik Devletler’in Kurucu Babaları” olarak anılıyor, değil mi?

Ve evet, tüm bu sebeplerden ve anmadığım daha nicelerinden ötürü Whiplash, sadece nefret etmekte değil, hoşnutsuz kalma gayemde de beni başarısızlığa uğratmış bir film olarak “2014’te izlenmiş kaliteli işler” listemdeki yerini almayı başarıyor. Tabii, bütün başarısızlıklar böyle olsa insan hayattan hiçbir başarı beklememeye başlardı, değil mi?

Öyleyse, «Play that fucking Caravan again, Sam!»

Reklamlar
Bu yazı müzik, sinema içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to “Whiplash” (2014) | Self-Made or Never Made

  1. Geri bildirim: “The Disappearance of Eleanor Rigby” (2013-2014) | Tüm Bu Yalnız İnsanlar Ner’den Geliyorlar? | bir yönüylë,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s