“Pride” (2014) | Lezbiyenler ve Geyler Madencileri Destekliyor!


Ama neden destekliyor? Yani, filmden bir gazetecinin de sorduğu gibi, bir eşcinsel, kendisine karşı nefrete varan bir tiksinti duyan bir madenciyi, neoliberal politikalarıyla İskoçya ile Galler’i salt Londra için çalışan birer makine haline getiren ve Britanya’yı kusursuz bir sefalete sürükleyen Margaret Thatcher karşısında neden desteklesin? Bir madencinin, denk bir durumda kendisi için kılını dahi kıpırdatmayacağını pekala bilen bir eşcinsel, emeklerinin hakkını alamayıp bir umut greve giden fakat Demir Leydi’nin bakırdan kotarılmış kolluk kuvvetleri karşısında sesini duyurmakta başarısızlığa uğrayan madenciler için neden sıksın yumruğunu, neden kalksın ayağa, neden haykırsın?

Stephen Beresford’un yazdığı ve Matthew Warchus’un yönettiği Pride, işte bu sorunun tam karşısına konumlandırıyor hikayesini. Filmin Londra ile Galler arasında mekik dokuyan olay örgüsü, 1984’te, Thatcher hükümeti günlerinde düğümleniyor. Karakterler ise kendi aralarında kabaca üç gruba ayrılıyor ve bir “önyargı üçgeni” meydana getiriyorlar. Üçgenin X köşesinde kolluk kuvvetleri, grev kırıcılar ve Maureen ailesi tarafından temsil edilen Thatcher hükümeti ve muhafazakar zihniyeti yer alıyor. Y köşesinde filmin temel unsurları olarak anabileceğimiz, lezbiyenler ile geyler bulunuyor. Z köşesinin sakinleri ise Galler’in Onllwyn nam kasabasının geçimlerini madencilik ile sağlayan işçi sınıfına mensup ailelerinden meydana geliyor.

Filmin erken safhalarında izleyicisine böylesi renkli bir karakter yığını sunan ve kendisini mümkün olduğu kadar bu “önyargı üçgeni”nin merkezinde tutmaya çalışan Pride, üçgenin köşelerini film boyunca sürekli olarak bir diğeriyle yüzleştiriyor ve bunda da mümkün mertebe hakkanıyetli davranmaya çalışıyor. Pride’ın uzlaşmayı reddettiği yegane isim ise Thatcher’ınkinden başkası değil. Ki Pride, bu tutumunda haksız da değil. Thatcher, ruhunu paraya, yani şeytana satmamış tüm Britanyalılar için hatırlanmak dahi istenmeyen bir kabus niteliğinde. Kendisine duyulan haklı nefretin boyutları o denli şiddetli ki, İskoçyalı post-rock grubu Mogwai, 2011 senesinde yayınladıkları albümleri Hardcore Will Never Die, But You Will‘de George Square Thatcher Death Party nam bir şarkıya yer veriyor ve 2013 senesinde ölen Thatcher’ın “kutlu” ölümünü iki yıl öncesinden kutlamaya başlıyordu. Mogwai’nin solo gitaristi Stuart Braithwaite, albümün yayınlanışı ertesinde verdiği bir röportajda, Thatcher hakkındaki görüşlerini şöyle anlatıyordu:

«Margaret Thatcher, İskoçya’yı mahvetmek için çok çaba harcadı. İskoçya’daki hiç kimse ona oy vermediği için, buradaki tüm endüstri alanlarını ortadan kaldırmak için elinden geleni ardına koymadı. Bu sebeple İskoçya halkı o kadından ölümüne nefret ediyor.»

«Mücadelemiz eşitlik için!»

Bununla birlikte Pride, Thatcher ile uzlaşmakla vakit kaybetmeksizin diğer bütün sosyal grupları tarafsızlığını korumaya çalışarak karşı karşıya getiriyor ve bu yolda yüzleştirdiği ilk ikili, önderliği Mark tarafından yapılan gey ve lezbiyen hareketinin “madencilere destek vermek” meselesi üzerinde mutabakata varamayıp parçalanması ile ortaya çıkıyor. Önyargılarına yenik düşüp madencilerle hemdert olmamayı seçen bir grup gey ile lezbiyen Gethin’in kitap dükkanını terk edip geride kalan başkarakterlerimizin karşısında, yine matematik sembolleriyle yazışırsak, bir Y’ köşesi oluşturuyorlar. Y köşesinden türeyen bu yeni köşenin bir benzeri ise, lezbiyenler ile geylerin ziyaretleri ile birlikte Onllwyn kasabasında ortaya çıkıyor ve genel ahlakçı bir grup madenci kendilerine yardım eli uzatmaya gelen elleri geri çevirerek Z’ köşesini meydana getiriyorlar.

Ki bana kalırsa Pride‘ın LGBT sineması tarihindeki çoktan edindiği ayrıcalıklı konum, özellikle bundan, yani farklı toplumsal gruplara yönelik takındığı bu tarafsız tutumdan kaynaklanıyor. Pride, (pasifizme yaptıkları tavizsiz vurgu sebebiyle özellikle saygı duyduğum ve destekçisi olduğum) LGBT hareketini köprüler kuran bir pozisyonda sunarken, kendisini bu hareket dahilinde ifade eden herkesin önyargılarından arınmış birer insan olmadığını göstermekten de geri durmuyor. Sadece Britanya’da değil, Türkiye dahil hemen her ülkede muhafazakarlıklarıyla bilinen madencileri de aynı doğrucu tutumla ele alan film, genel ahlakçılığın doğal bir madenci niteliği olmadığını madenciler arasındaki misafirperver karakterler üzerinden yansıtıyor.

Bakır Leydi Maureen

“Sapık” lezbiyenler ile geyleri “heteroseksist” madenciler ile dayanıştıran, yani “önyargı üçgeni”nin Y ile Z köşeleri arasındaki önyargı bağlarının sökülüp atılmasına önayak olan Thatcher zihniyeti de, Pride‘ın tarafsız yaklaşımından nasibini alıyor. Filmin bir sahnesinde, madenciler arasındaki önyargısız karakterlerden biri olan ve Bill Nighy tarafından canlandırılan Cliff, Thatcher’ın filmdeki vahiysiz elçisi olarak tanıdığımız Maureen ile onun anlayacağı dilden konuşuyor ve söylediği her bir tatlı kelime ile yılanı deliğinden çıkarmaya bir adım daha yaklaşıyordu. Fakat tam o sırada sokaktan geçen bir kadının «Karanlıkta bir başına mı oturuyorsun, Maureen?» diye sorup «Şu dik başlılığını birkaç dakikalığına bir tarafına soksana!» diye bağırışını işiten Maureen, yeniden deliğine çekiliyor ve zehir dolu dişlerini hiç vakit kaybetmeden daha da sivriltmeye koyuluyordu. Diyalog çabaları kendini bilmez bir sarhoşun iğnelemeleriyle heba olan Cliff’in de eli kolu böylece bağlanıyordu.

Pride‘ın eleştirilerinden kaçmayı başaramayan bir diğer toplumsal grup ise kadınlar. Pride, heteroseksüel kadınları homoseksüeller karşısında ekseriyetle önyargısız olarak resmederken, feministleri lezbiyen kadınlar nezdinde toplumsal hareketlerin kendi içlerinde bölünmesine neden olan ayrılıkçı bir tavır takınmakla itham ediyor. Filmin bu eleştirisi de aklıma Virginia Woolf’un 1929 tarihli A Room of One’s Own nam kitabında kadınların kadınlara yönelik tutumu hakkında söylediklerini getiriyor:

«Gazetelere, romanlara ve biyografilere daldığımda, kadınların diğer kadınlar hakkında konuşacakları zaman hiç de hoş olmayan şeyler söylediklerine bir kez daha şahit oluyorum. Kadınlar kadınlara karşı çok sert davranıyorlar. Kadınlar kadınlardan hoşlanmıyorlar.»

Kadınları, ataerkil toplumsal yapıyla mücadele ederken köreltici nefretten beslenmemeleri yönünde uyaran Woolf, kadınların kadınlara yönelik hoşnutsuzluğunu onlara doğumlarından itibaren dikte edilen «Erkekler üstündür» lafına bağlıyordu. Pride‘ın ayrılıkçı feminist kadınları ise, Woolf’un uyarısına kulak asmayan ve erkeklere yönelik nefretleri ile körleşmiş kadınları temsil ediyor. Dünü gelecekten daha çok umursayan ve dünün öfkesi ile yanmaktan geleceği aydınlatacak kıvılcımı taşımada yetersiz kalan feminist lezbiyenlerin karşısındaki önyargısız heteroseksüel kadınlar ise yine istisnalar içeren bir basmakalıbı perdelere/ekranlara taşıyor. Söz konusu istisnalara yönelik bir örnek vermem gerekirse, kendi deneyimlerimden birine başvurmam yerinde olur sanırım: Alışılageldiği üzere Taksim’de düzenlenen 29 Haziran 2014 LGBT Onur Yürüyüşü’nün başlamasını beklerken, yanımdan geçen bir çiftin şöyle bir diyalog kurduğuna şahit olmuştum:

Kadın: Sokağa bu halde çıkmaya utanmıyorlar mı? Buna neden müdahale etmiyorlar, anlamıyorum.
Erkek: Neden öyle diyorsun ki? Onlar da insan; onlar da kendilerini böyle ifade ediyorlar.

Bu gibi istisnalara karşı gözlerini açık tutan Pride‘ın, toplumsal cinsiyet eşitliği yolunda sağlanmaya çalışılan eşitlik için işaret ettiği yol, kadın aktivistlerin kendi aralarında, erkek aktivistlerin kendi aralarında hizipleştiği çift şeritli bir yol yerine, tüm çeşitliliği tek şeritte birleştiren daha geniş ve daha kapsayıcı bir yol. Misal, filmin bir sahnesinde Londra’ya konuk olan ve bir gey bara götürülen Gallerli bir grup heteroseksüel kadın, barın homoseksüel erkeklere özel olan bölümüne giremeyecekleri yönünde gelen uyarıyı ellerinin tersiyle itiyor ve cinsiyetler arasındaki ayrıştırıcı kapıları da sembolik olarak açıveriyorlardı.

Bunların yanı sıra Pride‘ı özellikle bir Türkiyeli için değerli kılan bir başka husus ise film boyunca tanık olduğumuz eylemler ile 2013 Taksim Gezi Parkı protestoları‘nı ve her sene daha da artan bir kalabalığa sahne olan Onur Yürüyüşleri’ni; olayların madenciler çevresinde gelişmesiyle de Soma Faciası’nı anımsatması oluyor. Mark’ın kendilerinden “pervert”, yani “sapık” diyerek söz eden gazetelere misilleme yapmak için onlarla onların silahlarıyla savaşmak yerine “pervert” lakabını sahiplenmeyi teklif etmesi ise yine Gezi Parkı protestoları sırasında dönemin başbakanı tarafından dillendirilen “çapulcu” sıfatının eylemciler tarafından sahiplenilişini hatırlatıyor.

Dram ve komedi unsurlarının dengesini başarıyla ayarlamasını bilen Pride, “sapık” lezbiyenler ile geylerin “heteroseksist” madencilere neden destek vermesi gerektiğine yönelik soruyu ise, madencilere maddi destek için verdikleri dayanışma partisinin sadece lezbiyenler ile geylere değil, heteroseksüellere de açık olduğunu söyleyen Mark’ın dilinden yanıtlıyor:

«Çünkü madenciler kömür çıkarır; bu kömürle enerji üretilir; bu enerji de sizin gibi geylerin Bananarama çalarken saat sabaha karşı üçe kadar dans edebilmesini sağlar.»

Reklamlar
Bu yazı sinema içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s