“Ida” (2013) | Ida’lar Dünyası


«Boynuz kulağı geçer»
dedikten sonra «Yaz bunu, güzel laf» diyen atamızın adına ya da sanına dair herhangi bir malumumuz yok; lakin şu da bir gerçek ki, laf hakikaten güzel bir laf ve bilhassa bir sanat alanı olarak sinemanın sanatlar arasındaki yerini nitelemede bir hayli işe yarıyor. Mimari, resim, heykel, şiir, dans ve müzik… Hepsi de yüzlerce, hatta binlerce yıllık mazisi olan sanatlar. Ama sinema öyle mi? Mevcut olan en eski film olan ve yalnızca 2 saniye sürmesi nedeniyle hiç kimsenin «Çok sıkıcı» diyerek yarısında çıkmaya cüret edemeyeceği 1888 tarihli Roundhay Garden Sceneden bu yana yalnızca 127 sene geçti. Türk sinemasının yüzüncü yılını ise yalnızca dört ay önce, 14 Kasım 2014’te kutladık. Yani evet, bu genç haliyle sinema, birer kulak olan diğer sanatların arasında çok sonraları çıkmış bir boynuz olarak görünüyor.

Ve sinema, bir boynuz olmakla kalmıyor, öncülleri olan kulakları, ifade imkanının genişliği ve diğer sanatları kapsayıcı teknik yapısı sayesinde aşmayı da başarıyor. Edip Cansever’in Phoenix‘i salt şiirsel bir haz, Johannes Brahms’ın Poco Allegretto‘su salt müziksel bir haz, Kazimir Maleviç’in Kızıl Süvariler‘i salt resimsel bir haz verirken, söz gelimi, Paolo Sorrentino’nun güzeli güzel sanatlar üzerinden arayan La Grande Bellezza nam filmi izleyenlerine hem şiirsel, hem müziksel, hem de resimsel bir haz vermeyi başarıyordu. Ve işte, Pawel Pawlikowski’nin Ida‘sı da, tıpkı La Grande Bellezza gibi, gerçek bir güzel sanatlar şöleni vaadediyor izleyicisine. Ama Ida, La Grande Bellezza gibi Güzel’i değil, Holokost’ta katledilmiş bir aileyi arıyor. Ve bunu, sinemanın özüne La Grande Bellezza‘dan dahi daha yakın durmayı başararak yapıyor.

John Coltrane (1957), Esmond Edwards

Soracaksınız, «Nedir sinemanın özü?» Bunu bana değil, yıllarını sinema teorisine ve pratiğine adamış insanlara soracaksınız. Ve size diyecekler ki, «Sinemanın özü görüntüdür. Sinemanın özüne kulaklarla değil, gözlerle; göstergebilimle ulaşılır.» Ve bunları diyenler, Ida‘yı izlediklerinde sinemanın özüne bakmayı, yaklaşmayı ve dahi dokunmayı başarmış bir film, bir yönetmen görecekler. Üstelik bu yönetmen, sinemanın özüne dokunmakla da kalmıyor: Özellikle kilise ve otelin iç çekimleri üzerinden mimari sanatını, kilise avlusundaki İsa heykeli üzerinden heykel sanatını, çeşitli sahnelerde duvarlarda gördüğümüz tablolar üzerinden resim sanatını, Ida ile müzisyenin dans ettikleri sahne üzerinden dans sanatını ve film boyunca kulaklarımıza adeta bir ziyafet sunan, dahilinde Johann Sebastian Bach, Wolfgang Amadeus Mozart, John Coltrane gibi müzik üstatları bulunan bir klasik-caz müzik seçkisi ile ise müzik sanatını filmine kusursuzca sindirmeyi başarıyor. Buradaki John Coltrane seçkileri, yani Naïma ile Equinox ayrıca önemli; çünkü dahil oldukları alttür ve bunun filmin hikayesiyle olan ilgisi nedeniyle Pawlikoswki’ye olan saygımın ve sevgimin değerini adeta katlıyorlar. John Coltrane’in müziği, hard bop adıyla anılan ve r&b’nin gospel’la, yani kilise ilahileri ile harman olduğu, hem cinsel özgürlük fikrini hem de egemenlerin baskılarına karşı direnişi sembolize eden bir caz. Ki, benim filmden yaptığım çıkarım da şudur ki, Pawlikowski, tam da John Coltrane’in cazı gibi bir Polonya hayal ediyor: Orada insanlar salt kendi fiziksellikleri ya da metafizikleri için değil, gerçek bir ılımlılık ikliminde daima bir bütün için, yüksek bir insanlık ideali için çalıyorlar enstrümanlarını. Dünün acılarını unutmadan, bugünün yükünün farkında kalarak ve yarına dönük umutları kaybetmeden…

Ve evet, her şeyden önce bir görsel sanat olan sinemanın bu niteliğini layıkıyla ortaya koyan bir film olarak Ida‘da mecbur kalınmadıkça diyaloga, yani sözel sanatlara başvurulmadığını görüyoruz. Misal, Ida’nın İsa’ya olan bağlılığını peşi sıra perdeye/ekrana yansıyan iki çekim vasıtasıyla öğreniyoruz: Ida, yatağında yaraken boynundaki kolyeyi öpüp avcunun içinde sıkarak göğsünün üzerine koyuyor. Hemen bir sonraki çekimde ise insanlığa duyduğu ulvi sevgiyi sembolize eden Kutsal Kalp’ini göğsünün üzerinde tutmakta olan bir İsa heykeli geliyor karşımıza. Sonra misal, filmin ilk sahnelerinde daima kapalı pencereler ardında gördüğümüz Ida, teyzesinin arabasında seyrettikleri sırada penceresini “günahkar dünya”ya aralıyor ve bunu gören “günahkar” teyzesi “günahkar” bir tebessüm takınıyor yüzüne. Ve bir otel odasında geçen bir başka sahnede, “ayyaş” Wanda yeğenine sırnaşmaya çalışırken Ida masa lambasını yakıyor ve masada duran İncil bir nevi “günah kalkanı” olarak görünürlük kazanıyor. Ida’nın yemin etme ve yeminden vazgeçme sürecinde geçirdiği sosyal dönüşümü de filme yine bir göstergebilimci gibi yaklaşarak görebiliyoruz: Filmin ilk sahnelerinde bizzat Ida tarafından boyanan İsa heykeli mabedin avlusuna dört rahibenin kollarında taşınırken ve dört rahibe heykelin çevresinde şu pozu verirken, daha sonra yemin etmekten bir süre için vazgeçen Ida’yı aynı heykelin önünde bir başına görüyoruz.

Derdini kaypak kelimeler ile değil, birbiri ardına sıralanmış görseller ile anlatan Ida, Polonya eleştirisini ise diyalektik bir tutumla yapıyor. Ida‘daki Polonya, yani ‘60ların Polonya’sı, hiçbir rengin mevcut olmadığı, hatta grinin dahi bulunmadığı, (Pawlikowski’nin görüntü yönetmenleri Ryszard Lynzewski ve Lukasz Zal ile işbirliği yaparak görsel anlamda harika bir biçimde vurguladığı) bir “siyah”lar ve “beyaz”lar ülkesi. Misal, bu Polonya’da süslü vitray pencereler ancak inek dışkılarının hemen yanında yer bulabiliyorlar kendilerine. Sonra misal, Wanda, yeğeni ile arasındaki nitelik ayrımını «Ben bir fahişeyim, sen ise küçük bir meleksin» yorumuyla özetliyor. Bir “Ida’lar Dünyası” olarak Polonya, insanlarına dünü hatırlatan, bugünü öyle ya da böyle yaşatan, ve ulaşılacağı meçhul diyarlara yönelik inançları canlı tutan bir ortam sunsa da, onları yakın gelecekleri için çalışmaya yönlendiremiyor. Böyle bir dünyada kimileri İncil’e, kimileri votkaya sarılıyor ve “dünyevi verim” anlayışından yoksun bu iki kutuplu sosyal tabloda insanlar kendileri ve dünya için somut idealler tayin etmede yetersiz kalıyor.

Ve Ida, rahibeler ile fahişeler arasında gerilmiş olan Polonya’nın haline, yani acıya gülmüyor. Hikayesini asla duygusal abartıya kaçmadan, hatta bir çeşit apati halinde anlatıyor. Anna adıyla geçirdiği onca yılın sonunda adının aslında Ida olduğunu, rahibelik yemini etmesine sayılı günler kalmışken aslında bir Yahudi olduğunu öğrenen genç kızın birden bire içine düştüğü “kimlik bunalımı” nam uçurum, filmde kendisini Ida’nın Yahudi karası gözlerindeki donuk bakışlarda gösteriyor (Ida rolünde izlediğimiz Agata Trzebuchowska’nın esasında renkli gözlü bir kızıl olduğunu da belirteyim). Ida‘nın bu berrak anlatımı, otel salonlarında müzik eşliğinde yemek yenilen sahnelerle ve ana karakter olarak temiz yürekli genç bir kızı takip etmemizle filmi izlediğim sırada aklıma Cristian Mungiu‘nun 4 luni, 3 saptamâni si 2 zile nam filmini getirmişti.

Ida‘nın esaskızı Ida’nın ismi de, daha doğrusu isimleri de kendilerine ait bir paragrafı hakediyor. Film hakkında yazılmış yazıları incelerken Kaliforniya Üniversitesi’nin (UCLA) sinema ve medya çalışmaları blogunda yayınlanmış şu yazıyla karşılaştım. Yazısına William Shakespeare’in Romeo and Juliet‘inde «What’s in a name?» yani «İsmin ne önemi var?» diye soran Juliet’i hatırlatarak başlayan Vincent Brook, Ida’nın yetimlik adı Anna’nın kökünün Eski Ahit’in önemli kadın figürlerinden olup birçok peygambere analık etmiş olan Hannah’ya dayandığını, Ida isminin ise farklı yorumlara açık olduğunu belirtiyor. Brook’a göre iffet sembolü Anna ile iffetsizlik sembolü Ida arasında bir karşıtlık bulmak zor değil: Ida ismi, Sigmund Freud’un kuramlarından hareketle ele alındığında akla id’i, yani insanın cinselliği de içeren hayvansal varlık merkezini getiriyor. Bu yorum, Ida’nın yeminli bir rahibe olacakken kendisini bedensel hazlar dünyasında bulmasıyla arasında parallelik taşıyor. Bir diğer yoruma göre bu ilk iki harf “Id” yerine “ID” olarak alındığında ise “IDENTITY”yi, yani “KİMLİK”i çağrıştırıyor. Bu yorum, Ida’nın, bir Yahudi olduğunu öğrendikten sonra kendisini içinde bulduğu kimlik bunalımını da açıklıyor.

Bir karakter olarak Ida’yı, yüzeysel bir bakışla baktığımızda, dini bütün bir “saf” olarak görüyoruz. Fakat Ida, şeytani bakışlarının ardında bir İsa olma istenci taşıyor. Bir çeşit İsa olarak Ida, bir çeşit Mecdelli Meryem olan teyzesi Polonyalı Wanda’yı yargılamaktan mütemadiyen kaçınıyor. Ki Wanda’yı Ida‘nın Mecdelli Meryem’i kılan ben, sen ya da Ida değil, Wanda’nın kendisidir: Ida’nın Holokost’ta katledilen ailesini arama gayesiyle çıktıkları yolculukta konaklamak için bir otele yerleşen ikiliden Wanda bir akşam odaya zilzurna sarhoş bir vaziyette döner ve bunu gören Ida «Buraya ailemi bulmak için geldiğimizi sanıyordum» der. Wanda ise yeğeninin yanına oturup Ida’nın kardeşi Roza’dan, onun Ida’ya ne denli çok benzediğinden bahsedip sarılmak ya da öpmek için uzandığında Ida “İsa-gibi” olmayı başaramaz ve teyzesinden uzaklaşır. Bir süre sonra Wanda, «Senin İsa’n benim gibi fahişelere hayrandı. Misal, Mecdelli Meryem» deyip İncil’i almaya yeltenir fakat Ida teyzesinin günahkar ellerini kitaba değdirmesine izin vermez. Ve böylelikle İsa-gibi olmakta bir kez daha başarısızlığa uğrar. Pekii ya, «What would Jesus do?» İsa olsa, önce «İlk taşı günahsız olan atsın!» der, ve sonra şöyle eklerdi: «Seni yargılamıyorum. Git ve bundan sonra günah işleme!»

Ve Ida için, yani filmin ilk yarısı boyunca tanıdığımız Ida için, eğer onu Katolik doktrinlerine göre yargılarsak, gerçekten de günahsız bir kadındı diyebiliriz. Ida’nın günahkarlaşması da “ötekini tanı” felsefesine dair bir hamle gibi. Ida, «İşlememeye yemin edeceğiniz günahları denemeniz gerek; yoksa bu yeminlerinizin ne tür bir fedakarlık olduğunu anlayamazsınız» diyen teyzesinin haklılığını onunla geçirdiği günler süresince adım adım fark ediyor ve teyzesinin dillere destan intiharı akabinde sigarayla, alkolle ve nihayetinde de evlilik dışı cinsel ilişkiyle, yani zinayla tanışıyor. Ve öyle görünüyor ki, Ida bu “günah”ları, onları işlediği sırada birer “günah” olarak görmeyi askıya alarak işliyor. Hatırlayalım; Wanda, filmin sıklıkla andığım ve gerçek bir kırılma noktası olan otel odası sahnesinde Ida’ya «Hayatını heba etmene izin vermeyeceğim» diyordu. Ida’nın, hayatını “heba etmiş” teyzesinin intiharının hemen akabinde Wanda’nın hayatını yaşamaya başlaması kendi özgeçmişi için bir “kalite kontrol” safhası vazifesi görüyor. Ida, hayatını rahibeliğe adayacağı vakit neyi heba edeceğini görmek istiyor. Ve onu, teyzesinin yaşadığı gibi bir hayatta heba edilecek hiçbir şeyin olmadığına ikna eden ise müzisyen ile arasındaki bir diyalog oluyor. Müzisyen, Ida’ya, birlikte geçirdikleri gecede, daha önce hiç denize gidip gitmediğini soruyor. Ida ise olanca naïfliği ile «Hiçbir yere gitmedim» diyor ve diyalog şöyle gelişiyor:

— Birlikte gideriz o zaman. Bizi dinlemeye gelirsin. Kumsalda yürürüz.
— Sonra?
— Sonra bir köpek alır, evlenir, çocuk yapar ve ev kurarız.
— Sonra?
— Sonrası gündelik sıkıntılar… hayat işte.

Ki bu sahne, sadece film için değil, filmi dolaylı yoldan tanımama vesile olduğundan sebep bizzat benim için de özellikle önemli. Simone de Beauvoir’ın Pyrrhus et Cineas nam deneme kitabını geçtiğimiz sene bir sahafta bulup okumuş ve hakkında şunları yazmıştım. Kısa bir süre sonra Twitter’dan @moreundmore, entry’de yaptığım «Ya sonra» alıntısını hatırlatan bir sahneye sahip bir film olduğunu, bu filmin Ida olduğunu, izlememin elzem olduğunu belirten bir mesaj attı. Ben de çok geçmeden filmi izledim, epeyce beğendim ama, görünen o ki, film hakkında etraflıca düşünmem ve yazmam için filmi yaklaşık bir sene sonra bir kez daha izlemem gerekiyormuş. Beauvoir’ın Pyrrhus et Cineas‘ı ile Pawlikowski’nin Ida‘sını aynı yazıda anmamıza sebebiyet veren bölüm ise şuydu:

Pyrrhus yeryüzünü almak için düşler kuruyordu.
«Önce Yunanistan’a baş eğdireceğiz» diyordu.
— Ya sonra? diye Cinéas sordu.
— Sonra, Afrika’ya el atacağız.
— Afrika’dan sonra?
— Asya’ya geçeceğiz. Anadolu’yu, Arabistan’ı alacağız.
— Sonra?
— Hindistan’a kadar gideceğiz.
— Peki, ondan sonra?
— Ah! dedi Pyrrhus, ondan sonra dinleneceğim!
— Niçin? diye sordu Cinéas. Niçin şimdiden dinlenmiyorsunuz?
Anlaşılan bilge kişiymiş Cinéas. Öyle ya, önünde sonunda evine dönecekse, ne diye bunca uzağa gitsin? Duracaksa er geç, ne diye başlasın? […] Hiç bitmeyecekse, sonsuzca sürüp gidecekse bu, ne diye başlasın? Elbette başlamaz! Başlamak neye yarar ki?

İşte, Ida da, tıpkı Cineas gibi, sonsuzca sürüp gidecekmiş gibi yaşanan ama bir noktada insanı durmaya, dinlenmeye ve hatta intihara sürüklen bir yolculuğa başlamayı beyhude gören, böyle bir ömrü “heba edilmiş” bir ömür addeden bir karakter. Ki onun hayatında Wanda gibi, ömür heba etmek konusunda başkalarına ihtiyaç doğurmayacak bir model de mevcut. Ida‘yı tek başına “unutulmaz” kılmaya yetecek intihar sahnesi ise, kurgulanışı ve hatırlattıkları itibariyle Wanda’ya derinlik katan bir sahne olarak görünüyor gözüme. Wanda, bu sahnede evvela kahvaltı yapıyor, duş alıyor, bir sigara yakıyor, pencereyi açıyor, sanki bakkala gidecekmiş gibi montunu giyiyor, sigarasını kültablasına söndürmeksizin bırakıp hiç tereddüt etmeden pencere pervazına tırmanıyor ve kendisini ölüme bırakıyor. Ve tüm bu sahne süresince arkaplanda Mozart’ın 41inci senfonisi çalıyor. Evet, tıpkı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1949 tarihli Huzur nam romanında Beethoven’ın 15 numaralı yaylı çalgılar dörtlüsü ile intihar eden Suat gibi… Tıpkı Aldous Huxley’nin 1928 tarihli Point Counter Point nam romanında Ludwig van Beethoven’ın aynı eserini dinleyerek kendini öldüren, daha doğrusu öldürten Spandrell gibi… Ve tüm bu kurmaca karakterleri klasik müzik eşliğinde ölüme sürükleyen nedenler arasında ortak bir payda bulmak da zor değil: Kimlik bunalımı… Huxley’nin Spandrell’i amaçsız ve inançsız biridir; Tanpınar’ın Suat’ı gerçek bir nihilisttir; Pawlikowski’nin Wanda’sı ise hayatla arasındaki tüm somut bağları yitirmiş amaçsız ve inançsız bir kimse, belki de bir nihilisttir. Ve üçünün de sonu aynıdır: Ölüm!

Fakat Ida ölümü seçmiyor. Kendi çapında bir amaç ve bir inanç dayanağı tayin ediyor ve filmin kapanış sahnesinde, arkaplanda Bach’ın (Lars von Trier’nin Nymphomaniac nam filmindeki şu kullanımını hatırlatıp kafa karışıklığına da yol açan) Ich ruf zu dir, Herr Jesu Christ, yani Sana sesleniyorum, Ey İsa Mesih nam kantatı çalarken rahibelik yeminini etmek üzere kiliseye dönüyor. Hem de kendinden daha önce hiç olmadığı denli emin bir şekilde.

Reklamlar
Bu yazı edebiyat, müzik, sinema içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to “Ida” (2013) | Ida’lar Dünyası

  1. Gökhan dedi ki:

    Bu güzel yazı için teşekkürler.

  2. menekşe dedi ki:

    Yazı için tebrikler ve aynı zamanda teşekkürler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s