“The Disappearance of Eleanor Rigby” (2013-2014) | Tüm Bu Yalnız İnsanlar Ner’den Geliyorlar?


Gündeme ayak uydurmak ziyadesiyle güç. Bu gündem, öyle bir gündem ki, tıpkı Mance Rayder’ın —pardon— Spencer Ludlow’un da andığı gibi bir yandan buzullar eriyor, bir yandan Afganistan’da bir bomba daha patlıyor, diğer yandan yeni bir çeşit grip salgını baş gösteriyor, öte yandan işsizlik oranı almış başını gitmiş, her saat milyonlarca insan açlıktan yaşamını yitirmiş, ve dahası, Eleanor Rigby ile Conor Ludlow’dan müteşekkil New Yorklu bir çekirdek aile, oğullarını kaybetmelerinin ardından tüm bağlarını kaybetmiş…

Evet, Ned Benson’ın ilk uzun metrajlı filmi yahut “filmleri” için seçtiği, kalabalık bir “dertler” kataloguna hasıl dünyamızda kendisine ancak son sayfalarda yer bulabilecek bir “dert” üzerine inşa edilen The Disappearance of Eleanor Rigby, ne yazık ki, yeni bir şeyler söylemekten fersah fersah uzak bir yapıt. Metin bazlı sığlığı türlü özlü sözlerle, görsel sığlığı (daha önceki Whiplash yazımda da andığım) sıcak bir renk filtresiyle giderilmeye çalışılmış lakin bu kurtarma çabaları ne yazık ki pek kâr etmemiş.

Tabii, yukarıdaki paragraf ancak Benson bu filmi çekerken takındığı tutumda ciddiyse, gerçekten de Ludlow ailesinin derdine hemdert olmak gibi bir amaç güttüyse geçerli. Eğer yok, Benson’ın amacı “Para” dinine mensup New York ahalisinin ne denli sabun köpüğünden bir hayat yaşamakta olduğunu göstermekse —ki filmde bu fikri edinmemizi sağlayan bir çok ayrıntı da mevcut— o halde filme yeni ve daha iyimser bir gözle bakmayı düşünebiliriz ama bu halde bile filmde “yeni” bir şeyler gördüğümüzü söylemekte güçlük çekebiliriz.

Benson yaklaşık üç saatlik filmini Her (Kadının) ve Him (Erkeğin) şeklinde haremlik-selamlık bir formda düzenlemiş (tabii filmin gişesi bütçesinin üçte birini dahi karşılamayınca bu iki filmi birleştirip Them [Onların] adıyla yeniden yansıtmış perdeye). Benson, Jessica Chastain‘i takip ettiğimiz Her bölümünde kırmızı bir filte kullanırken James McAvoy‘u takip ettiğimiz Him bölümünde ise mavi bir filtre tercih etmiş. Ve madem filmin yaratıcısı filmini cinsiyetler arasında hem içerik hem de teknik yönünden bir ayrım güderek düzenleme ihtiyacı duymuş, o halde biz de filmlerde gördüğümüz New York ahalisini “Kadınlar” ve “Erkekler” diye ayırarak inceleyelim.

The Disappearance…‘ın kadınları kendi ayakları üzerinde durmayı başaramayan, babalarına yahut eşlerine bağımlı yaşayan ve bu asalakça hayatı mecbur bırakılmadıkları halde bizzat seçmiş gibi görünen insanlar. Esas kızımız Eleanor’un annesi olup Isabelle Huppert tarafından canlandırılan Mary Rigby, hayatını profesör eşi Julian’a bağımlı idame ettiren ve bunu da ancak yüklü miktarda şarap takviyesi sağlayabildiği takdirde yapabilen Fransız asıllı bir kadın. Neden böyle? Çünkü yapacak işi yok. Eli ayağı tutmuyor da ondan mı yapacak işi yok? Hayır, yapacak işi olsun istemediği için yapacak işi yok.

İsmini The Beatles‘ın caanım eseri Eleanor Rigby‘den alan Eleanor ise akli yeterliliğini babasından, çalışma ahlakını ise annesinden almışa benziyor. Eşi Conor’dan ayrıldıktan sonra soluğu babasının evinde alıyor. Babası aracılığıyla bir derse yazılıyor fakat bunu o dersi almak istediği için değil, kişisel hayatına dair kafasındaki yükü bir nebze olsun hafifletebilmek umuduyla yapıyor. Ve bu gizli ajandasını yürürlüğe sokmakta başarıya da ulaşıyor çünkü görüyor ki, dersin hocası profesör Lillian Friedman dahi dersi severek vermiyor.

Filmin en değerli bulduğum sahnesi ise Her bölümünde izlediğimiz ve New York’un genç annelerinin ve muhtemelen diğer tüm genç annelerin mental durumları hakkında önemli fikirler veren “terasta yemek” sahnesiydi. Bu sahnede Eleanor ile kardeşi Katy, Charlie ve Aldie çiftinin evine konuk oluyor. Charlie, yemek sırasında altı-yedi yaşlarında bir oğlu olan Katy’ye «Sen neler yapıyorsun?» diye soruyor. İlk seferinde soruyu anlayamayan Katy, ikinci sorgunun akabinde «Philip ikinci sınıfa gidiyor» diyor.

«Ne var ki bunda?» diye düşünüyor olabilirsiniz ama sizi temin ederim ki bunda çok önemli bir şey var. Dikkat ederseniz, Charlie’nin sorusu Katy’nin neler yaptığına yönelikti; oğlu Philip’in neler yaptığına değil. Fakat genç annemiz geride kalan altı-yedi senede oğlunun varlığını kendi özvarlığının o denli önüne koymuş ki, kendisine dair soruları dahi oğlundan yola çıkarak cevaplar olmuş. Ve New Yorklu Katy bu halinde hiç de yalnız değil. Filmi izledikten kısa bir süre sonra, iki buçuk yaşında bir oğlu olan İstanbullu ablamı ilk görüşümde ona halini hatrını sorduğumda aldığım yanıtla birlikte oluşan diyalog şöyleydi:

— Ee, neler yapıyorsun bakalım?
— N’olsun, Aras’la uğraşıyorum işte.

Filmin erkeklerinin durumu, beklenileceği üzere, kadınlarınkinden çok daha iyi. Rigby’lerin babası Julian bir profesör ve bildikleri ölçüsünde kızı Eleanor’a tavsiyeler veriyor, yetersiz kaldığı noktada ise onu yönlendirmeye çalışıyor. Fakat Julian’ın genel ruh halinde bir bezginlik, bir yorgunluk, bir hüzün hakim. Conor’ın babası Spencer da, her ne kadar yüksek eğitimli bir adam olmasa da, yaşına paralel ilerlemiş deneyimleri ve hayat bilgisiyle oğluna “filozofça” tavsiyeler veriyor. Misal, oğlunu kaybetmiş bir baba olan Conor, bardağın dolu tarafına bakmayı «Kayan bir yıldızın ömrü yalnızca birkaç saniyedir. Yine de gördüğüne sevinmez misin?» diyen babasından öğreniyor. Ne var ki, oğluna iyimserlik çeşnili nasihatlerde bulunan Spencer iş kendisine geldiğinde bir “hiç” gördüğünü söylemekten de çekinmiyor. New York’ta gayet prestijli bir restoran işleten Spencer’ın en sevdiği aktivite ise “aptal” müzikler dinlerken “aptal” gazeteler okumak…

Esas oğlanımız Conor ise Him‘e «Armut piş, ağmıza düş» dememeye niyetli bir görünüm içinde başlıyor, bu görüntüsünü uzun süre de koruyor ama ne var ki “dibine düşmüş bir armut” olduğundan ve kendi ayakları üzerinde durmayı da başaramadığından, en nihayetinde babasının —adını annesinden alan— “Ana” nam restoranını işletmeyi kabul etmek durumunda kalıyor. Bunun öncesinde, yuvası dağılan Conor’ı, tıpkı Eleanor gibi, babasının evine dönerken buluyoruz.

Bir çocuğun vefatı ile bağları zayıflayan bir aileyi konu edinmesi ile John Cameron Mitchell’in 2010 tarihli Rabbit Hole‘ü ile Felix Van Groeningen‘in 2012 tarihli The Broken Circle Breakdown‘ını, özellikle Her bölümünde merkezine kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan ama başarılı olamayan çevresine bağımlı bir kadını alması ile Woody Allen’ın 2013 tarihli Blue Jasmine‘ini hatırlatan The Disappearance…‘a bakıyor ve görüyoruz ki, New York ahalisinin en büyük sorunu çocuk kaybetmek ya da yuvalarının dağılması değil; kendi ayakları üzerinde duramamak, kendi kendine yeten bir insan, bir birey olamamak. Kim bilir, belki de Benson’ı kameranın başına iten, Fitzgerald’ları, Hemingway’leri, T. S. Eliot’ları da vakt-i zamanında daktilonun başına iten “Lost Generation”dan başkası değildir.

Reklamlar
Bu yazı sinema içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s